Hanımın çiftliği röportaj

Orhan Kemal - Hanımın çiftliği

Türk edebiyat’ının önemli yazarlarından Orhan Kemal’in aynı isimli, üç ciltlik eserinden televizyona uyarlanan Hanımın çiftliği dizisi için dönemin Adana’sı bire bir canlandırıldığı gibi romandaki çiftliğin de aynısı yapıldı.Uzun yıllar Tv ekranlarında seyredeceğimiz ve şimdiden izlenme rekorları kıran dizinin yazarı Orhan Kemal 56 yıllık kısa hayatına 49 kitap sığdırmayı başarmıştır. Aşağıda siz değerli okuyucularımız için Vatan Gazetesinin internet sayfasından alınan ve Orhan Kemalin Oğlu Işık Öğütçü ile yapılan Röportaj yer almaktadır..
Orhan Kemal’in oğlusunuz, onun kitaplarını satır satır okuyup karakter tahlilleri yaptınız. “Hanımın Çiftliği” romanının yeni uyarlamasını nasıl buldunuz?

Biliyorsunuz; “Hanımın Çiftliği” üç cilttir; “Vukuat Var”, “Hanımın Çiftliği” ve “Kaçak.” Diziye ilk iki kitap uyarlanıyor. Yani biz şu anda “Vukuat Var”ın ilk sayfalarını seyrediyoruz. Ve izlerken bir anda fark ettim ki babamın romanını satır satır okuyorum. Kadrosuyla, oyuncularıyla, yöresel konuşmalarla dört dörtlük uyarlama olmuş. Hiçbir sırıtma yok.

Her şey bire bir aynı mı?

Tabii ki değil. Beni şaşırtan ise Muzaffer Bey oldu. Muzaffer Bey, kitapta kötü bir karakterdir, insafı olmayan, acımasız bir toprak ağası. “Mehmet Aslantuğ onu canlandırabilir mi?” diye çok düşünmüştüm. Çünkü Aslantuğ’u hep bir salon beyefendisi olarak görmüşümdür. İlk bölümde gördüm ki Mehmet Aslantuğ yakışmış. 1954 yılının karakteri olduğu için çok da hoş bir görüntü yakalamış.

Özgü Namal Güllü’ye yakışmış mı? Daha uzun boylu, biraz etine dolgun olması gerekmez miydi?

Evet, ama Güllü sadece fiziksel olarak değil karakter olarak güçlü bir kişiliktir. Özgü Namal çok güçlü bir oyuncu, oynadıkça devleşenlerden… Doğru bir tercih. İlk bölüm gösterdi ki, Özgü Namal’ın oyunculuğu Güllü’nün güçlü karakterini çok iyi karşılıyor. Babasına karşı durduğu sahnede Güllü’nün karakterini ortaya koydu. Orhan Kemal’in romanlarında tanık olduğu olay ve kişilerin önemli bir yer tuttuğunu görürüz.

“Eskici ve Oğulları”nda arkadaşım Destan Harmancı’nın dedesi yer alıyor. Aynı şey, “Hanımın Çiftliği” için de geçerli mi?

Şu ana kadar böyle bir söylem duymadık. Ama babam gerçekten gözlemlerine göre yazardı, bu romandaki çiftlik ya da Güllü için “Şunun hikâyesidir” diyemeyiz belki ama muhakkak dönemin Adana’sından, hayatından izler taşıyordur. Mesela karakterlere baktığımda kendi ailemden izler görürüm. Güllü’nün sevgilisi Kemal, abim Muhsin Usta ise Nazım Hikmet’tir Kimleri…? Güllü’nün sevgilisi Kemal büyük abim Nazım’dır. Abim gibi parlamayan, kızmayan, insanları anlamaya çalışan, mülayim çok tatlı biridir. Babamın “Eskici ve Oğulları” isimli romanında tam tersi iki oğul vardır. Agresiftir, sürekli patlatır, çatlatırlar. Onlar da benim bir büyüğüm olan Kemal Abime benzer. “Hanımın Çiftliği”ndeki Kemal’in yanında olan ve ona yol gösteren bir de Muhsin Usta vardır. İlerleyen bölümlerinde olacak. Aslında o, babamın romanlarında kendini sık sık gösteren aydınlık, mantıklı, akıllı bir kahramanıdır. “Avare Yıllar”da adı İlyas Usta’dır, “Arkadaş Islıkları”nda İzzet Usta… Bu ustalar da aslında tek kişidir; Nazım Hikmet’tir. Yani Muhsin Usta da aslında Nazım Hikmet’ten başkası değildir. Muzaffer Bey büyükbabama Ramazan dayıma benziyor

Muzaffer Bey kime benziyor? Annemin babası, büyükbabam Malik’e… Malik Bey, Yugoslavya’da, Saraybosna’da otoriter bir derebeyiymiş. Toprak Ağası. Zaten Babam “Cemile” romanında da bunu anlatır. Muzaffer Bey’e bakınca ondan izler görüyorum, ama tabii bire bir o demek doğru olmaz çünkü Muzaffer Bey, o 1950’li yılların Adana’sının yarattığı bir kişilik. Çünkü “Hanımın Çiftliği” çok kritik bir dönemi konu alır. Tek partili dönemden çok partili döneme geçiliyordur, Marshall Yardımları vardır… Muzaffer Bey, Cumhuriyet Halk Partisi’ne ve Atatürk devrimlerine gönül vermiş biridir. Buna rağmen, dededen, atadan kalan toprak ağalığından kopamaz. Sahipsiz topraklara talip olmuştur ki bu topraklar Osmanlı’nın da olabilir, tehcirle gidenlerin de…

Ramazan birini anımsatıyor mu?

Evet o da, dayımı hatırlatıyor bana… Dayım da tıpkı onun gibi sakin, sessiz, narin biriydi. Annemin baskın kişiliği yanında çok silik dururdu. Güllü’nün annesi Zehra’da annemden izler var

Peki ya Güllü’nün annesi?

Güllü’nün annesinde de annemden izler vardır. Çok güzel bir kadındır Güllü’nün annesi, zaten Cemşir de onu bu yüzden alır. Bu kadını da biraz anneme benzetirim. Çünkü onun da hayatında tıpkı annem gibi yokluktan kaynaklanan çok sıkıntılar vardı. Güllü’yü benzettiğiniz biri var mı? O bence direnen, isyan eden herkes olabilir. Güllü çok yaşayan bir karakter… Onun için şu ya da bu diyemem. Güllü başkaldıran, kural diye dayatılanları reddeden biri… Tüm zorlukların ortasında bir kadın olarak ayakta kalmaya çalışıyor. Bunu ilk önce babasına para vermeyerek, daha sonra bir mal gibi satılmasına direnerek gösteriyor. İlerleyen bölümlerde bunu daha iyi göreceğiz. Birinci bölümde Muzaffer Bey’i hamamda yıkayan bir Gülizar gördük. Gülizar, hem evin işlerine bakar hem de Muzaffer Bey’in ihtiyaçlarını giderir. Ne metrestir, ne sevgili, hatta kapatma bile değildir… Evet, hiçbiri değildir. Sadece bir kadın motifidir. İşte Güllü, kaderinin bir Gülizar olmasını istemez. Babam izleseydi 1950’lerin Adana’sını dizide görürdü.

Dizi çekimi için romanda geçen çiftliğin bire bir aynısının yapıldığı söylendi. Siz ne diyorsunuz?

Dediğim gibi romanı satır satır okuyor gibiyim. Zaten babamın romanlarında hem karakterler hem çevre çok iyi çizilir. O yüzden her şey gözünüzde canlanır, dizi de bunun hakkını vermiş.

Sizce Orhan Kemal yaşasaydı ve bu diziyi görseydi ne hissederdi?

Babamın romanları o yaşarken de sinemaya uyarlanmış ve bunları görmüştü. Ama “Hanımın Çiftliği”ni izleseydi çok sevineceğine, mutlu olacağına eminim. Çünkü bu sayede o da 1950’lerin Adana’sını yaşayacaktı. Çünkü baktığımızda nefis bir çekim görüyoruz. Dönemin Adana’sı o kadar iyi canlandırılmış ki sokakları, sineması, kulübü, evleri, döneminin arabaları, faytonları (kitapta “kerusa” denir) hepsini babam da görebilirdi.

Peki “eserden bir kopuş olur” endişeniz var mı? Çünkü bunu “Aşk-ı Memnu”da da, “Yaprak Dökümü”nde de gördük, bir süre sonra eserden kopmak durumunda kalınıyor…

Sözleşmede şunu dedik: Orhan Kemal’in dünya görüşüne halel getirmeyecek birtakım küçük değişiklikler yapılabilir, ama tersi olmaz. Ama hem yapımcı hem de yönetmen romana ve babama o kadar değer veriyor ki büyük bir değişiklik yapmak gerekirse de bize danışacaklardır, eminim.

İlk aşkını Beyrut’ta Eleni adlı bir Rum kızla yaşadı Ne yazık ki pek çok kişi bu diziyle Orhan Kemal’in adını duyuyor. Bu yüzden sormak da fayda var, kimdir Orhan Kemal?

Babamın babası ilk Meclis’in Kastamonu milletvekili Abdülkadir Kemali Bey’di. 1923’te vekilliği bitince siyasete atılır, ama pek çok kez de soruşturmaya uğrayıp hapse girer. 1930’da çok partili sisteme geçişle o da Cumhuriyet Fırkası’nı kurar. Ancak bir süre sonra Mustafa Kemal, ona da -arkadaştırlar- “En iyisi partiyi kapa” der. Böylece dedemin sekiz buçuk yıllık gönüllü sürgün dönemi başlar: Halep, Kudüs, Beyrut… Mesela babam 1931-32 arasında Beyrut’tadır ve lokantacılık yapar. O zaman 18 yaşındadır ve ilk aşkını da orada Eleni isimli bir Rum kızla yaşar. 1932’de babam Türkiye’ye gelir, para-pul yoktur ama kendini çok iyi yetiştirir, bol bol kitap okur. Avarelik de yapar, futbolcudur hem de santrafor. “Her maçta golüm vardı” derdi. 1938’de ablam kırk günlükken askere gider ve orada hem Nazım’ın kitaplarını okuduğu ve “Neden bizim ülkemiz Balkan ülkelerinden geri” diye konuştuğu için beş yıl hapis cezası alır. Birçok cezaevi gezer

Orhan Kemal o zaman romancı değil, değil mi?

Hiçbir şey değil. Sadece şiir yazan biri… Nazım okuyor şiirlerini ve hemen “En iyisi sen şiiri bırak kardeşim. Nereden biliyorsun da yazıyorsun bu kadar saçma kelimeleri” diyor. Ama bir gün babamın bir düz yazısını görünce de “Buna devam et” diyor. O da ustasının sözünü tutuyor.

Orhan Kemal Türk Edebiyatı’nın en üretken yazarlarından biri… 49 kitabı var değil mi?

Evet, hem de 21 yılda 49 kitap. İlk kitabı 1949’da çıkar çünkü, 1970’de de vefat eder.

Dünya edebiyatından da Stephen King’in hızlı yazmak gibi bir özelliği vardır. Ama Orhan Kemal daha hızlıymış. Bunu nasıl başarıyordu?

Babam sadece kaleminden para kazandı. Bir ara Adana’da Kızılay Derneği’nde, Bağ ve Bahçe Derneği’nde çalışmış ama 1950 seçiminden sonra DP artık her yere kendi adamlarını yerleştirince babamı da görevden çıkarmışlar. Babam da yapacak bir şey bulamadığı için İstanbul’a göç etmiş. O yüzden 1951-70 arasında hep kalemi ile yaşadı. Hep yazmak zorundaydı. O yazsın ki, eve ekmek, para aksın. Mesela annem pazara akşamları çıkardı, sona kalan sebze ve meyveyi ayıklayıp ucuzunu almak için. Sabah-öğle-akşam üç öğün kıvırcık salata yediğimi bilirdim. Sonra kuru fasulye! Üç gün yediğimiz günler olurdu. Bulgur pilavı da öyle… Bir de babam bir tefrika sattı mı işte o zaman ödül olarak evde çiğ köfte yapılırdı. Gerçi ben sevmezdim ama babam için büyük kutlamaydı. Yani biz karnımızı da bu romanlarla doyurduk, bayramlıklarımızı da bu romanlarla aldık. n nisan ayında Bursa Cezaevi’ne gönderilir. O yılın kasım ayında da oraya Nazım Hikmet gelir ve karşılaşırlar. Serinin ilk cildi olan 400 sayfayı yemeden içmeden 20 günde yazdı İyi de konsantrasyon diye de bir şey var ama… Öyle ha deyince roman yazılır mı? Babam için böyle bir sorun yoktu. O, “Ben daktilonun başına geçtiğimde zaten iş bitmiştir” derdi. Çünkü “Benim zengin bir yaşamım vardı. İş hayatını, işçileri, toprak ağalarını biliyorum. Böyle bir zengin yaşamı kaleme almak de benim için çok kolaydı. Konu sıkıntısı çekmezdim” de derdi.

Peki en hızlı yazdığı roman…

1954’te bir röportajda bu soruyu kendisine de sormuşlar. Şöyle demiş; “Vukuat Var’ı 20 günde yazdım.” Yani şu an televizyonda gösterilen dizinin ilk cildini. 400 sayfalık bir romandır bu… Ama işte ne zaman yazdın, ne içtin, ne yedin?  İyi de konsantrasyon diye de bir şey var ama… Öyle ha deyince roman yazılır mı? Babam için böyle bir sorun yoktu. O, “Ben daktilonun başına geçtiğimde zaten iş bitmiştir” derdi. Çünkü “Benim zengin bir yaşamım vardı. İş hayatını, işçileri, toprak ağalarını biliyorum. Böyle bir zengin yaşamı kaleme almak de benim için çok kolaydı. Konu sıkıntısı çekmezdim” de derdi. Peki en hızlı yazdığı roman… 1954’te bir röportajda bu soruyu kendisine de sormuşlar. Şöyle demiş; “Vukuat Var’ı 20 günde yazdım.” Yani şu an televizyonda gösterilen dizinin ilk cildini. 400 sayfalık bir romandır bu… Ama işte ne zaman yazdın, ne içtin, ne yedin?

Gazete VATAN ……..

Yorumunuzu bırakın