Sulemi ve Tasavvufi tefsiri

SÜLEMİ ve TASAVVUFİ TEFSİRİ

Yazar: Süleyman ATEŞ

Yayınevi:

GİRİŞ

Tasavvuf: Zühd ve takva ile ruhu temizlemek, kendi varlığını Allah’ın sevgisinde eritmek, kalbini masivadan boşaltıp Hak’ka tahsis etmek, kendini yok bilip onun varlığında yaşamak böylelikle Allah’ın cemalini müşahadeye Allah’ın cemalini müşahaseye ermektir.

Tasavvufun Menşei: Hz. Peygamber döneminde tasavvuf kelimesi kullanılmıyordu. Ama bir ruh hayatı olan tasavvufu Efendimiz ve ashabının yaşayışlarında bulmamız mümkündür. Hicri iki yüz yılından önce dünyayı bırakıp, nefislerini Allah ile geçiren riyazet yoluyla ruhi kabiliyetlerini geliştiren yoluna tasavvuf dendi.

Efendimizin risaletden önce Hira mağarasına çekilip tefekkür etmesi, insanlığın halini düşünmesi onun hayatında tasavvufun olduğunun göstergesidir. Efendimizin dünyaya kapılmamayı salık vermesi, nefis tezkiyesi için İHSAN’ı tarif etmesi ve Hz. Aişe’nin “geçmiş ve gelecek günahların bağışlanmış değil mi” sözüne karşın “Allah’a şükredici kul olmayım mı” sorusunla cevap vermesi onun hayatında ruhi hayata ve nefis tezkiyesine verilen ehemmiyetin bir göstergesidir.

“O gün ne mal, ne de oğullar fayda vermez, ancak Salim kalp getiren felah bulur” (Şuara 88)

(Üç defa kalbini işaret ederek) “Takva buradadır, takva buradadır, takva buradadır” (Buhari, Müslim)

“İyi bilin ki vücut da bir et parçası vardır ki, o düzelirse bütün vücut düzelir, o bozulursa bütün vücutda bozulur, dikkat edin o kalbdir” (Buhari, Müslim, İbn Mace)

“İnsanların kalblerinin Allah’ı anması ve O’ndan inen gerçeğe içten bağlanması zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar, onların üzerinden uzun zaman geçti de kalbleri katılaştı, çoğu yoldan çıkmış kimselerdir” (Hadid 16)

“Kalbleri Allah’ın zikrinden katılaşmış olanlara veyl!”(Zümer 22)

Bu ve benzeri ayet ve hadisler İslâm tasavvufunun Kur’an ve Hadiste ki tohumlarıdır. Tasavvuf, zühd hareketinin gittikçe gelişen bir neticesidir.

Kur’an da Zahid şöyle tavsif edilir.

“Tevbe edenler, ibadet edenler, Allah uğrunda seyahat edenler, secde edenler, iyilikle emir ve kötülükten nehyedenler, Allah’ın sınırlarını koruyanlar işte o mü’minleri müjdele” (Tevbe 112)

Zikir kelimesi sadece namaz anlamında kullanılmamıştır. “Onlar ki ayakta, oturarak, ve yanları üzerine yatmışken Allah’ı anarlar” (Al-i İmran 191) ayeti ve hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde Allah’ın gölgelendireceği yedi kişi sayılırken “ve Allah’ı tenha bir yerde zikredip de gözleri dolan adam” (Buhari) hadisi zikrin sadece namaz olmadığını gösteriyor.

İslamda ruhban hayatı yoktur. Dünya ukba muvazenesi vardır. Tıpkı efendimizin yaşantısı gibi. Kılı kırk yarar derecesinde yaşanan çıhar-ı yar-ı güzin efendilerimizde zühdün timsalleridir.

Tasavvufun Gelişmesi

Sahabe ve tabiin devrinde ruhlara hakim olan Mehafetullah ve zühd hareketi, teba-i tabiin döneminde tasavvufa inkılap etti. Hasanü’l Basri ve Rabiye-i Adeviyye taavvuf ekolünün ilk temsilcileridirler. Mehafetullah’ın temsilcisi H. Basri (ra) zerre miktar salim vera bin miskal oruç ve namazdan hayırlıdır” derken Mehafetullah’ın yanı sıra Muhabbetullah’ın da temsilcisi olan Rabiye (ra)”istiğfarımız da istiğfara muhtaçtır” ilahi seni seven kalbi cehennem de yakar mısın?” diyerek eriştikleri aşk-ı ilahi seviyesini göstermektedir.

İslâm tasavvufu nev-i şahsına münhasır bir mistisizmdir. Bir takım mistisizmlerden İslâm tasavvufu çok da az olsa etkilenmiştir. Ama tasavvufun özünü bozacak mahiyette değildir.

Tasavvufun tekamülüyle bir ilim haline gelen ilm-i tasavvuf İbn-i Haldun’a göre ikiye ayrılır.

1- Mücahede ve riyazat ilmi ki buna muamele ilmi denir.

2- Mükaşefe ve batın ilmi (ilm-i ledün)

Attara göre Sufilerin ilmi Eddebeni rabbi (Rabbim beni terbiye etti) nevindendir. Ancak ilm-i tasavvufu, tasavvuf erbabı anlayabilir. O yüzden tasavvuf büyükleri avama anlattıkları dilden konuşmayı salık vermişlerdir. Ancak sufilerin sekir halinde söylediklerini ehl-i tasavvuf hoş karşılamayıp buna ŞATH demişlerdir. Bayezid’in “öyle bir deniz geçtim ki, peygamberler onun kıyısında durdu” sözü bu kabildendir.

Tasavvufi Tefsirler

Kur’an’ın manasını ilm-i ledünnle anlayan ehl-i tasavvuf kendilerine has tefsir ilminin doğmasına neden olmuşlardır. Ancak zahiri ulemadan çekindikleri için bu fikirlerini açıkça sarfetmemişlerdir. Bundan dolayı remiz, ima ve işaret yolunun tutmuşlardır. Ameli ve nazari olarak ikiye ayrılan tasavvuf iki ayrı tefsir ekolü geliştirmiştir.

1- İşari Sufi tefsiri: Sülûk erbabının bulunduğu makamda kendisine doğan ilham ve işaretlere göre mâna vermesidir.

2- Nazari Sufi tefsiri: Tetkiklere ve felsefi öğretilere dayandırılıp sufilerin kendi görüşlerine uygun düşecek şekilde manalandırmalarıdır.

İşari tefsire “Allah size zahir ve batın ni’metlerini bolca ihsan etti” (Lokman 20) ayetiyle işaret edilmektedir. Yani Kur’anın bir zahiri birde batın yönü vardır. Ayrıca Efendimizin “ilim ikidir: Biri kalpte gizli bir ilimdir ki faydalı olan da odur.” Hadisi sure tefsir için delildir. Ayrıca Hz. Ömer’in Efendimizden “Bugün size dinimizi tamamladım” ayetini duyup bunun aslında efendimizin irtihali anlamına geldiğini anlayıp hıçkıra hıçkıra ağlaması Kur’anın zahiri manası Mücerred arapça mavhumudur. Batıni manası ise lafızlar ve terkiplerin arkasında kastedilen manasıdır. Zahiri manayı anlamak için iyi bir Arapça bilgisi gerekirken batıni manayı anlamak için Allah’ın kalbe atacağı nura, basirete ve kalb ehli olmaya bağlıdır. Batın mananın sıhhatli olabilmesi için: a) Batın mananın zahir manayla çelişmemesi b) Bu mananın doğruluğunun başka bir yerde de ispatlanması c) bu manaya Şer’i ve akli muarizin bulunmaması d) Bu mananın tek mana olduğunun ileri sürülmemesi gerekir.

Kabul şartlarına haiz olmayan işari tefsirler olduğu gibi tamamen Kur’anın zahiri yönünü inkar eden batıni tefsirler vardır: Bilhassa ihvan-ı safa ekolü bu ekolün temsilcisi sayılır. Görüşlerini kabul etmek mümkün değildir. Bunları birbirinden tefrik etmek için yukarıdaki şartlarla mukayese ederek sağlıklı bir sonuca varabiliriz.

Yorumunuzu bırakın